10 Ağustos 2016 Çarşamba

Çok Kolay Çikolatalı Pasta


          Çikolatalı pasta denildiğinde adeta bir aydınlanma yaşarım. Yoldaşı olan diğer malzemeler sadece teferruattır benim için. Çikolata ve pasta kelimelerinin yan yana gelmesi , milyonlarca insan gibi bende de  mutlu anılar canlandırır. 
            
              En güzel pasta, çikolatalı pastadır. Eyvallah ama benim gibi hazır değil de ev pastası tutkunları için de güzel mi güzel, kolay mı kolay bir tarifim var. Yaklaşık 15-20 dakika içinde hazırlayabileceğiniz bu pasta benden size yüzde yüz garantili. Beğenmezsen, bana yolla ben yerim. O derece kefilim hani.
                         Malzemelerimiz;
1 kutu krema
3 paket ( 80 gramlıklardan) sütlü çikolata
1 pasta tabanı
Limon kabuğu rendesi ve yarım limon suyu
Çikolata cips
                        Yapılışı
Kremayı bir tencerde ısıttım. Kaynamadan ateşten aldım. 3 paket çikolatayı parçalayarak içine attım. Sürekli karıştırarak kıvam almasını sağladım. Hazır pasta tabanının her iki kısmını limon kabuğu rendesi, limon suyu ve yarım su bardağı su karışımı ile ıslattım. Daha sonra çikolata sosu önce birinci kata sürdüm, ikinci katı kapattıktan sonra da kalan sosu kekin üstüne yaydım. Bu arada istenilen malzeme pasta tabanının arasına konulabilir. Ben çikolata cipslerini tercih ettim. Elimle kırarak pastamın arasına serptim. Çikolata sos çabuk donduğu için biraz acele etmekte fayda var. Buzdolabında bir gece beklettikten sonra çikolata sosunun donduğunu göreceksiniz. Servisten önce annemin bahçesinden böğürtlenleri ve çikolata cipslerini süslemede kullandım. 
                    
                    Sonrası mı, ferah ve lezzetli bir pasta. Tabii kolay mı kolay bu çikolatalı pasta Esra'nın mutfağının favorisi bu aralar. Şimdi aklıma  geldi de, beyaz çikolatalısı da fena olmaz hani. Afiyetle :



7 Ağustos 2016 Pazar

Plaj Anası

   

            Plaj anası olmak kolay mı? Akla hayale gelmeyecek materyallerle sahil yoluna çocuklarla düşmek, bilumum kapris, şikayet ve didişmeye  çelik gibi sinirlerle göğüs germek hiç ama hiç kolay değil. Suyun kaldırma kuvvetine tepki olarak doğmuş çocuklarımı hep eğlendirip hem de hayatta kalmalarını sağlamak da ayrı bir uzmanlık alanı. İşte bu yüzden plaj anası olunmaz plaj anası doğulur diyebilirim.
       
            Yıllardır yazlıkta yazlarımızı geçirdiğimizden aynı denizi, kumu hatta çakıltaşlarını ezberlemiş durum da olsalar da kendilerine turist muamelesi yapmaları beni ilk çileden çıkartan konu. Evladım kahvaltımızı yaptık, mayonuzu giyin, simitinizi, kolluklarınızı, havlunuzu, şapkanızı, gözlüğünüzü, suyunuzu, su tabancanızı bir zahmet hazırlayıp plaj çantanıza koyun efendice. Ama yoook olur mu? Tam kapıdan çıkacağız, "Anne, gözlüğümü aldın mı? Anne, havlum sende mi?" Şimdi çocuklara bu kadar yükleneceğine biraz da sen yardımcı ol diyenleriniz olabilir. Ben olsam derim yani. Kadın oturduğu yerden emirler yağdırıyor yavrucaklarına diyebilirim vallahi. Ama saydıklarımın en fazla dörtte birini yerine getirecekleri için listemi zengin tutmam benim yararıma olacaktır. Merak etmeyin yani gizliden , el altından tüm plaj malzemeleri kontrolüm altında.
           

             Evden çıkmadan önce kremlenme faslı, o tişört benim çıkartsın faslı, akabinde bu şapka bana küçük geliyor faslı derken; daha güneşe çıkmadan boncuk boncuk terliyorum. La havle çekerken buluyorum sonra kendimi ve artık otuzlu yaşların sonunda olduğumu hatırlıyor, hüzünleniyorum.

              Deniz kenarına sağ salim varmakla da iş bitmiyor  tabii ki. Asıl macera şimdi başlıyor. Bütün bir kış Survivor izleyen çocuklar denizi ve kumu görünce adeta birer  Turabi'ye ,  Avatar Atakan'a dönüşüyor. Ondan sonrası, hep beraber cup denize. İşte o an tüm gam, stres yok olur bende. Herkesin en mutlu olduğu an , denizde olduğumuz an. Ama anne bünyesi fazla suya dayanamıyor. Birazcık bronzlaşmak, çekirdek çitlemek, sosyal medyayı kolaçan etmek amaçlı sahile kaçıveriyorum. Tam güneşe ve hindistan cevizi yağına kendime teslim etmişim tepemde şakur şukur suları akan küçümen acıktığını beyan ediyor. Yani deniz kenarında keyif yapmanın süresi bir plaj anası için en fazla beş dakikadır. Yani öyle afilli pozlar, şık mayolar ve bikinilerle poz vermek bir plaj anası için biraz lükstür. Neticede sen iki çocuk sahibi bir plaj anasısın Eda Taşpınar'la, Burcu Esmersoy'la aşık atmak senin neyine.

              Plajda, dağda, karda , kışta, dört mevsim, her daim anasın işte. Kızsan da, üzülsen de, yorulsan da bir öpücük yeter. Sonuç olarak dünyanın en mutlu plaj anasıyım işte :))

5 Ağustos 2016 Cuma

Cennet



                       Uçsuz bucaksız mekanları oldum olası severim. Denizi, büyük bir mısır tarlasını veya öte yakası görülmeyen bir göl bana mutlak bir mutluluk sağlar. Kızılırmak Kuş Cenneti için kullanılabilecek en güzel tabir de ancak uçsuz bucaksız olabilir zaten.
                       340 kuş türüne ev sahipliği yapan Bafra Kuş Cenneti , deniz, ırmak, göl, sazlık, bataklık gibi ekosistemlerin bir araya gelmesiyle kuşlara ve diğer canlılara zengin bir ortam oluşturuyor. Ancak ziyaret için yola çıkmadan önce mutlaka dürbün veya çok iyi zoom yapabilen bir fotoğraf  makinesi  çantaya atılmalı.  Biz geçerken bir uğrayalım dedik ve sadece cep telefonlarımızla kayıt yapabildik. Ama kayıt altına alma telaşı anın tadını kaçırıyor bazen.
                      Bafra Kuş Cennetinin o kadar huzur veren sakin bir atmosferi var ki ben kuşları takip etmeyi bırakıp bir ara kendimi kuş zannetmeye başladım. Tabiat ananın bağrında bereketli, ahenkli ve mutluluk verici bu ortam kesinlikle ziyarete değer. Sanki usta bir ressamın tablosunun içinde yolculuk ediyormuş gibi hissettim burada.
                     Ayrıca ziyaretçi merkezinde gözleme yemeden ve meşhur Bafra dondurmasının tadına bakmadan geçmek elbette olmaz. Ayrıca manda peyniri, yoğurdu, yağı da bu merkezde satışa sunuluyor.  Yani işin aslı ben kuşlardan çok mandalarla ilgilenmişim anlaşılan.

                  Ruhuma çok ama çok iyi gelen bu Cennet eminim size de iyi gelecek.







































27 Temmuz 2016 Çarşamba

Bu Memleket Bizim


DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
  bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
  bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
  bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
  bu hasret bizim...
                                            
                                                    Nazım Hikmet Ran

         Memleket, ne güzel kelimedir. Anne gibidir, evlat gibidir. Sıcacıktır. En sevdiğim kelimedir. 
Memleket, memleketim...


9 Temmuz 2016 Cumartesi

YEŞİLMİŞİK SAZMIŞIK

             
        Trabzon Sera Gölü'ne bayram tatilinde biraz da bir tesadüf sonucu ziyaret ettik. Yolumuzu Trabzon'a doğru çevirmiş gidiyorduk ki Akçaabat trafiğinde öfke nöbetleri geçirmek üzereyken yol kenarında sağ tarafa doğru bir tabelayla rotamızı değiştirdik. Uzungöl'ü çocukluğumdan bu yana bilirdim, zaman zaman da giderdik ama Sera Gölü ile ilk defa yolumuz buluşuyordu. Son yıllarda Uzungöl'ün insan eliyle uğradığı tahribat  bilinen bir gerçek. Sera gölü'nün de aynı durumda olduğu önyargısı vardı bende açıkçası. Ancak  böyle bir yeşil cennetin içine düşeceğimi nereden bilebilirdim ki?





                 Sera Gölü 1950 yılında heyelan sonucu kopan büyük kayaçların vadi  tabanını tıkaması sonucu oluşmuş. Göl 18 günde son halini almış ve çevredekiler bu oluşuma tanıklık etmiş. Tabii bölge insanı için büyük sıkıntılar, kayıplar da yaşanmış gölün oluşum tarihinde.


                  Ulaşımı ise çok kolay. Şehir merkezine 10 km uzaklıkta olan gölde çocuk oyun alanları, deniz bisikleti ile gezme fırsatı da mevcut. İki restoran, bir de çay bahçesi var tesisi olarak. Umarım sayıları artmaz. İnsan elinin değdiği her şey rengini ve dokusunu kaybetmeye mahkum çünkü. Gölün tepelerine kondurulan büyük büyük binalar da dikkatten kaçmıyor tabii. Çocukluğumuzda kaldı yani yeşil bir göl kenarında, sakin bir köyün yerleştiği huzurlu manzaralar. Tabiat ana bizleri aç gözlülüğümüzle sınıyor." Tamam yeter bu kadar " demeyi beceremeyen nefislerimiz sayesinde ağaçsız , yeşilsiz kaldık. Hele ki Doğu Karadeniz'in heyelan problemininin en büyük sebebi insanoğluinsan işte.

             Yine coştum, koptum. Yeşil kalın, yeşil bakın dostlar. Yeni Türkü'de geliyor. Yeşilmişik...

             

2 Temmuz 2016 Cumartesi

TATİLDE NE YAPMALI NE ETMELİ

       
        Nihayet benim için de tatil zamanı geldi çattı. Her yaz olduğu gibi bu yaz da milyonlarca maddesi olan yapılacaklar listem var. Tabii çok azını gerçekleştirebileceğim, o ayrı. İlk olarak bayramda Doğu Karadeniz çıkartması yapmak istiyorum. Tabii çılgın Karadeniz'in çılgın havasının  izin verdiği kadarıyla. Malum nemiyle, yağmuruyla meşhur bir bölgede seyahat etmeden önce tüm ihtimalleri göze almak gerek. Ama bu yaz gözümü kararttım, bekle beni Doğu Karadeniz.

          Tabii koca bir yazı seyahat ederek geçirmeyeceğim. Bunun evde pinekleme faslı da var. İşte dört gözle beklenilen an da bu değil mi zaten. Pinekleme derken çocuklardan fırsat kaldıkça diyeyim de beni boğaza nazır bir  köşkte, 35 tane yardımcı, 24 tane İngiliz dadıyla birlikte yaşıyorum zannetmeyin. Ne olursa olsun benim de kendimi şımarttığım anlarım var elbette. Tatilde rahat rahat kitap okumak ilk başta yapılacaklar arasında. Yaza girişte iki kitabı bitirmenin haklı gururunu yaşıyorum. Adam Alain De Botton'dan Statü Endişesi ve Elif Şafak'tan Havva'nın Üç Kızı kitaplarını okudum. Yorumlarımı başka bir posta bırakayım  müsadenizle. Sıradaki kitabım da Agatha Christie'den Doğu Ekspresinde Cinayet. Oldum olası bayılırım polisiye romanlar. Yazın sahilde, çayırda, çimende olmadı vantilatörün dibinde bir solukta okumak istiyorum. Hatta bu yazı polisiye roman yazı ilan ediyorum. Neticede bir akrep kadınıyım, gizem çözmek benim işim.

            Tabii bir de yazlık dizilerim var. En başta Orange Is The New Black benim için yaz dizilerinin bir numarası. Her sezon sonunda büyük bir heyecanla sezon finali yapan çılgın kızların başına bakalım hangi yeni belalar açılacak. 4 sezondur beni sürprizlerden yana hiç şaşırtmayan Orange Is The New Black yazın olmazsa olmazı artık.

           Yeni tanıştığım ve önümüzdeki sezon için de hazırlıkları yapılan bir diğer dizi de Underground. IMBD puanı 7.9 olan dizide oyuncular, müzikler, kostümler alkışı hak ediyor. Kölelik düzenine başkaldırı mücadelesini anlatılırken siyasi hicivlere de haliyle yer verilmiş. Dünyanın süper gücü olan ABD'nin temellerindeki kan ve gözyaşının altı kalın çizgilerle çizilmiş. Başrolünü Aldis Hodge ve Jurne Smollett Bell paylaşsa da hepsi başrol bana göre. 

         Bu arada Games Of Thrones'un sezon finali ağzımızı beş karış açık bırakırken bir yıl sonra görüşmek üzere ekranlara veda etti. Açıkçası ben bu sezon sıkıntıdan patladım. Ta ki son iki bölüme kadar. Gerçi her sezon için aynısını söyleyebiliriz. Bundan sonra sadece son iki bölümü izlerim arkadaş. Ufuretler basıyor yoksa yeminle. 

            İzlenilesi bir diğer yaz dizisi de 2. sezonu 1 Temmuz itibariyle yayınlanan Marco Polo. Ünlü Seyyahın Çin'de geçen maceralarını ve Kubilay Han ile olan ilişkisinin anlatıldığı bu diziyi tarih meraklılarına tavsiye ederim. Gerçi 1. sezonu 2014 yılında izlemiştim. 2. sezonu 2016'da yayınlamaları da oldukça şaşırtıcı
. Tabii taht etrafında dönen bir dizide onca entrikayı ekrana yansıtmak kolay olmasa gerek. Kubilay Han'ın sarayı da dünyadaki diğer saraylardan farksız elbette. Ay içim sıkıldı bu taht kavgalarından. 

            İster tatilde olun ister olmayın , önemli olan sizi mutlu eden şeylerin peşinden gidin. Mutlu eden insanlarla bir arada yazın tadını çıkarın, çekirdek çitleyin, limonata yapın, yürüyün, koşun, dans edin, yazın, çizin, okuyun, sevin bir de . Hem de çok...


Karadeniz görsel:https://tr.pinterest.com/pin/313774299020333805/

23 Haziran 2016 Perşembe

ÇOCUK GİBİ ÇOCUK

       
       Bahçesinde mavili pembeli , öbek öbek ortancalar açan evlerin olduğu bir sokakta büyüdüm ben. Apartmanların henüz sıra sıra dizilmediği , yeşiller içindeki evlerin kıymetini en çok çocukların bildiği dönemlere rast geldi çocukluğum. Haşin plastik topların kırdığı camların sesini, evlerden gelen biber kızartmalarının kokusunu, sokakta evcilik oynadığım minik kaplarımı, dizimdeki yaraları bu yüzden özlüyorum belki de.
       
          Çocukluğumu çocuk gibi yaşadım yaşamasına ama çocuklarıma yaşatamıyorum ne yazık ki. Bilgiye  otuz yıl öncesinden çok daha hızlı ulaşıyoruz. Ama bu da beni daha şüpheci, daha korumacı bir hale getiriyor haliyle. Sadece güvensizlik de değil teknolojinin cilvelerinden biri olan tablet , telefon, bilgisayarda oyun oynama sevdası da var tabii işin içinde. Çocuklar iki sopa, bir taştan oyun yaratabilme kabiliyetine sahip değiller artık. İster evrim deyin, ister tembellik. Gerçi anne babalar da aşağı kalmıyor bu hususta. Şarj aletleriyle hayata bağlıyız artık.
   
      Eski dostum televizyon bile bu aralar pek popüler değil. Facebook, Instagram, Twitter derken hoop gün bitmiş. Sohbete, gezmeye, eğlenmeye fırsat kalmamış. Büyükler bu durumdayken çocukları suçlamak da pek akıl karı değil gerçekten. Bisikletten düşmemiş, topu patlayınca ağlamamış, bütün gün kaldırımda oturmaktan karnı ağrımamış çocuk için sevinmek mi gerekir , üzülmek mi bilemiyorum.
   
         Yaz tatili gelince daha gözüme gözüme giriyor bu durum. Güzelim havada ciğerleri yanana kadar koşsunlar, oyunlar kursunlar, ağaca çıkıp, benden gizli terli terli su içsinler istiyorum artık. Müthiş anne babalık becerilerimiz ile üstün çocuğu yaratma telaşındayız. Peki  biz modern insanlar çocukların hayatlarından ne kadar çok  çaldığımızın farkında mıyız?Çok biliyoruz, kulaktan dolma öğretilerimizle, kişisel gelişim uzmanlarının tavsiyesi ile çocuk yetiştiriyoruz. O kadar çok kontrol manyağı olduk ki artık çocukların kontrolümüz dışında büyümesine dahi izin vermiyoruz. Dışarıda çok kötü niyetli insanlar var, kesinlikle evet. Ancak çocukları korumak adına tüm hayatları boyunca fişe takılı bir hayat sürmelerine izin veremeyiz. Vakitlerini verimli geçirmek adına her adımlarında yeni şeyler öğretmek mecburiyetinde de değiliz.
         
          Aslında bütün mesele, hayatı bir yarış olarak görmemekte. Anne, babaların, çocukların bilgi ve becerilerinin yarıştığı bir televizyon programında değiliz. Bunu bir kabul edelim. Çocuklarımıza daha güvenli bir yaşam için eve tıkamak, fiziksel becerilerini sadece spor kurslarıyla kısıtlamak da akıllıca değil bana göre. Bu zaman kadar hiç bir spor kursuna uzun yıllar vakit ayırmış bir tane tanıdığım yok. Yeteneği olmadan sadece kurs alarak hiç kimse bir spor dalında başarılı olamaz. Hem spor öyle yazdan yaza yapılacak bir hobi değil, bir yaşam biçimidir. Zaten ben spor derdinde değilim, oyun oynasınlar istiyorum. Küssünler, barışsınlar, oyun kurup, mızıkçılık yapsınlar, gönül alsınlar istiyorum.

            Çocuklarıma çocukluklarını geri vermek istiyorum. Çok mu?

ESRA'DAN DÜNYA'YA!!!