25 Eylül 2016 Pazar

Ergenlik; Kozadan Kelebeğe


       Çocukluktan ergenliğe adım atma evresinde evlerde sıkça tekrarlanan bir cümledir "Beni rahatsız etme anne". Daha düne kadar annesinin sinesinden ayrılmayan çocuk nasıl bu lafları eder diye sorgulamamak mümkün değil tabii ki. Kimi anne baba olay mahalinden sessizce uzaklaşır, kimisi de bir derdi mi var acaba gibi sorularla hem kendini hem çocuğu yer bitirir.

           Hepimiz zaman zaman yalnız kalmak isteriz halbuki. Daha doğrusu bu bir ihtiyaçtır. Karar alma, dinlenme, düşünme , plan yapma ve benzeri durumlarda kişinin yalnız kalmayı istemesi çok doğal bir durumdur. Ancak bunu ergenliğe adım atmış çocuk ifade ettiği zaman ebeveynlerin kafasında genellikle kara bulutlar anında toplaşmaya başlar." Okulda kavga mı etti acaba? Sınavdan düşük not mu aldı? Hasta mı? Beni artık sevmiyor mu?" gibi kaygı dolu cümleler hem anne babanın hem de ev ortamının tansiyonunu yükseltir.  Kendi kendine kalmak yalnızlık olarak algılanmamalı. "Çocuğum odasına çekiliyor, evde kimseyle konuşmuyor" tarzında cümleler anne babanın kaygısını açıkça ifade eder. Ancak kaygı kaygıyı doğurur, bunu da unutmamak gerek.

          Ergenlik dönemiyle birlikte yeni bir bedene sahip olmaya başlayan genç, kendini hem fiziksel hem de duygusal anlamda tanıma aşamasındadır. Odasında yalnız kalmayı istemesi, evdekilerle eskisi kadar fazla etkileşime girmeyi tercih etmemesi bu anlamda en doğal hakkıdır. Artık kendisine, sınırlarına daha fazla saygı duyulmasını beklemesi ergenliğin doğal ritmidir. Bu arada ebeveynler ,"Bizim zamanımızda...." kalıbında cümleleri sık kuruyorsa gencin iç dünyasına daha fazla kapanmasına yol açabilir.

           Ergenlik dönemi, anne baba ve çocuk arasındaki duygusal göbek bağının kopmaya başladığı dönemdir. Duygusal ve sosyal olarak anne baba öncelikli değildir.    Artık kozadan kelebek çıkma vakti gelmiştir. Bu süreçte gence güven duyabileceği bir ortam yaratmak ve  destekleyici bir tutum sergilemek kozanın zarar görmemesini sağlayacaktır.

              Kaygı yüklü bulutlardan uzak günler dilerim...

       

16 Eylül 2016 Cuma

Çıngırak Telefona Karşı

         
           Eskiden çok eskiden değil ama biraz yeniden çıngırak diye bir bebek oyuncağı vardı, bilmem hatırlar mısınız? Hani içinde renk renk boncuklar, salladıkça şıngır mıngır ses çıkarırdı. Bebeklere mama yedirirken, oyalarken kullanılan çıngırak şimdi tarihin tozlu sayfaları arasında.

             Çünkü artık akıllı telefonlar var. Parkta, durakta, hastanede, pastanede ,  her yerde anne babalar ellerinde çıngırak yerine akıllı telefonlarını sallıyorlar. Dünyaya geleli daha bir kaç ay olmuş bir bebeğe her gık dediğinde sihirli ekranı çıngırak gibi sallayan  o anne baba çocuğunu etkisiz hale getirmenin mutluluğu içinde. Özellikle AVM'lerde rastlamak mümkün bu tarz görüntülere. Mama yedirirken cep telefonundan çocuğa çizgi film izletmek  daha konforlu bir gezinti için minik bir rüşvet oluyor haliyle.

              Bebeğini etkisiz hale getirmenin bedeli ne olabilir diye diyecek olursak.

  •  Öncelikle bebek yemek yerken ekrana bağımlı olduğu için yemeğiyle ilgilenmez. Sadece ağzını açıp kapatan çocuk, yemeğin verdiği tada dikkatini veremez. İstenildiği kadar süpersonik taktiklerle pişirilmiş , GDO değmemiş bir tabak olsun, beyin o anda doyduğuyla değil, izlediği ile ilgilenecektir. 
  • Her ağladığında eline tablet ya da akıllı telefon tutuşturulan çocuk ailesinde bir emir komuta zinciri başlatmış olur. Anne baba edilgen, çocuk etken hale gelirken bu oyunun galibi akıllı telefon ve tablet endüstrisi olacaktır. Aile içi iletişime daha başlamadan yara almaya başladığından ev içindeki ahenk olumsuz etkilenecektir. 
  • Son zamanlarda anne babalara ürün satmak isteyen piyasa yöneticileri her ürünün başına "Eğitici" ünvanını yapıştırıveriyor. Bebekler için eğitici etiketiyle binlerce oyun cihazlara indirilmeyi bekliyor. Anne babalar, bebek oyalanırken eğitim de görsün düşüncesi ile yavrularına bu oyunları zevkle oynatıyor. Hayatının ilk yıllarında hiç bir cihazın vereceği hiçbir eğitime hiçbir bebeğin ihtiyacı yoktur. Dokunsun, bozsun, kırsın, döksün. Ama hayatı çocuklar hissederek yaşasın. Aksi takdirde çocuklar hiçbir yaşam becerisi kazanamadan hayata başlayacaktır. Akademik zeka da duygusal zeka da olumsuz etkilenecektir. 
  • Enerjisini gerçek oyunla değil, sanal oyunla harcayan çocuk yeterince rahatlayamadığı için kendini huzursuz ve gergin hissedecektir. Sonrasında, daha fazla oyun indir anne, daha fazla, daha fazla....
  •  Tabii bu arada durumun yarattığı sağlık sorunları için de Çocuk Sağlığı Uzmanları'na kulak vermek gerek.


                Evet, bebeği etkisiz hale getirmenin bedeli sanılandan daha ağır. Teknoloji kullanımına başlama yaşı azaldıkça empati becerisi de  azalıyor. Sadece çocuklar değil tabii onların model aldığı büyüklerin de teknoloji bağımlılığı ailenin kimyasını ne yazık ki bozabiliyor. Teknoloji, elbette gerekli. Ancak bebeklik çağına indirmek minik omuzlardaki ağır bir yük sadece. 

               Çıngırak masumluğu teknolojinin bilgiçliğiyle savaşırken , çocuklara ne olur, doğru rehber olalım. 

Görsel www.pinterest.com/pin/428475352030637018
www.pinterest.com/pin/104849497547783832

14 Eylül 2016 Çarşamba

DUYGUSAL ZEKA

          Duygusal Zeka kavramı 1995 yılında Daniel Goleman ile tanındı. "Duygusal Zeka Neden IQ'dan Daha Önemlidir" kitabını yayınlanmasıyla çok satan kitaplarda uzun süre liderliğini korudu Goleman. 21 yıl önce yazıldığında adından ülkemizde ve tüm dünyada sıkça bahsettiren Duygusal Zeka kavramı eğitimdeki büyük sorunların da altını çizdi.


         Daniel Goleman'a göre Duygusal Zeka ;Kişinin kendi duygularını anlama, başkalarının duygularına empati beslemesi ve duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleme yetisi olarak tanımlanmış. Duygusal Zeka'nın etkisi ise şöyle belirtilmiş.

*Kendini harekete geçirebilme,
* Aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme,
*Dürtülerini kontrol edebilme,
*Ruh halini düzenleyebilme,
*Sıkıntıların düşünmeyi engellemesine izin vermeme, kendini başkasının yerine koyabilme
* Umut besleme 
           Duygusal yetenek sahibi, kendi duygularını tanıyan ve idare edebilen, başkalarının duygularını okuyup onlarla etkili biçimde etkileşim kurabilen insanlardır.  Duyguları okumak ifadesi Paul Ekman ile araştırmalara konu oldu. Paul Ekman aslında pek yabancımız değil. Yayınlandığı dönem epey ses getiren dizi "Lie To Me" televizyon dizisi Ekman'ın çalışmalarından yola çıkarak hazırlandı. Mikro ifade adını verdiği yüzdeki ufak bir kasın hareketinin kişi hakkında doğru ipuçları verdiği konusunda araştırmalar yapan Ekman adıyla  Duygusal Zeka kitabında sık sık karşılaşıyorsunuz. İletişimin çoğunu sözlü değil sözsüz iletişimin oluşturduğu düşüncesine katılmamak elde değil. 

           Karşımızdaki insanın duygularını anlamak için öncelikle kendi duygularımızı tanımamız gerek. Sokrates'in "Kendini Bil" sözü yine yerini buluyor. Duygusal Zeka, geliştirilebilir. Ancak IQ belli bir skaladadır ve belirgin oynamalar olmaz. Akademik zekası yüksek ama duygusal zekası düşük olan insanlar için hem iş hem sosyal hayatları olumsuz etkilenir. 


              Elimizde geliştirilebilir ve bizi akademik başarıdan ziyade hayatta başarılı kılan Duygusal Zeka toplumdaki asıl yerimizi belirliyor aslında. Çocuk eğitiminde bir numaralı geliştirilecek yetenek duygusal zeka olmalıdır. Anne babalar, çocuklarına doğduğu andan itibaren sayılar, harfler, matematik işlemleri ile ilgili bombardımanlarda bulunuyor. Neredeyse tüm anne babalar için çocuğunun matematik sınavından 100 alması aile gururu,mutlak mutluluk haline geliyor. Çocuk başarısızsa durum tam tersine dönüyor haliyle. Utanç, kızgınlık, kıskançlık anne babanın ruhunu kemirip duruyor. Çocuk eğitiminde harflerden, sayılardan önce özgüven , empati, kararlılık ve bunun gibi kişisel -sosyal beceriler gelmelidir halbuki. 

               Evet, eğitim sistemi sınavlarla öğrenciyi belli bir statüye getiriyor. Peki ondan sonrası. Eş olma, ebeveyn olma, birey olma konusunda beslenmeyen kişiler ileride kolay mutlu olmayan, maddiyatla başarıyı kıyaslayan robatlar haline geliyor.

               IQ'nun yüksek olması, Duygusal Zeka'nın düşük olması anlamına gelmez elbetteki. Ancak akademik başarısı yüksek olan çocuğa süper zeka damgası vurup topluma salmak da resmen acımasızlıktır.  Aileler ve öğretmenler bu konuda daha fazla dikkatli olmalıdır. Duygusal zekası yüksek çocukları Duygusal Zekası yüksek yetişkinler yetiştirir. 

                Ailedeki ahengin yakalanması, iletişim kanallarının açık olması demek. Çocuklarının duygularını sürekli eleştiren ya da yok sayan bir ebeveyn tutumu ile tüm yanlışlıklar dizisi başlamış olur.  Ama anne babanın hatasını görüp , düzeltme çabası çocuğu mutlaka olumlu etkileyecektir.

           O halde önce, hatalarımızı görüp kendimizden sonra da gelecekten umut kesmemek gerek.