21 Eylül 2014 Pazar

Siz Hiç Çocuk Oldunuz Mu?

             
 
  Siz hiç çocuk oldunuz mu ? Oyuncakları dağıtıp, fırlatmanın aslında göründüğünden çok daha önemli bir iş olduğuna, yatmadan önce yanağa kondurulan öpücüğün tüm uyku canavarlarına karşı koruyucu bir kalkan olduğuna canı gönülden inandınız mı? Peki tüm galaksiye elinizdeki peluş ayıcıkla meydan okuduğunuz, annenizin göz kalemiyle duvarlara Kaf dağının ardındaki hayallerinizi çizdiğiniz oldu mu?

               Çok zaman önce hayal dünyamızın biricik kahramanı bizlerdik. Cesur yürekliydik , yenilmezdik aynı zamanda göz kamaştırıcı ve muhteşemdik. Masalların mutlu sonları olurdu, iyiler her zaman kazanırdı tabii bir de  ıspanak yersek asla hasta olmazdık. Çocuktuk işte, inanan, güvenen, ait olmak isteyen, temiz kalpli çocuklardık.

              Hayal gücümüz saf elementimizdi. En değerli hazinemiz, yol arkadaşımızdı. Derken yani büyümeye başlarken Dünya'nın aslında o kadar da matah bir yer olmadığını öğrendik. Çünkü hayal gücümüzü elimizden almaya çalışan, ne düşündüğümüze değil ne kadar ezberleyebildiğimize bakan insanlar vardı karşımızda. Oyunun kurallarını başta öğrenmek istemesek de yavaş yavaş biz de hayallerimizin değil gerçekliğin ve mükemmelliğin peşinden gitmeyi öğrendik.

           Çocuklarımızın hayallerine değil de başarılarına odaklanmamız geçmiş hayal kırıklıklarımızdandır belki de. Onların hayallerinden, oyunlarından, fikirlerinden biraz feyzalsak eminim çok daha mutlu oluruz. Çocukların oynadığı oyunlar, büründükleri karakterler onları keşfetmemiz için fırsat verir halbuki. Çocuk oyun oynadıkça özgürleşir, özgürleştikçe var olur. Dersler, ödevler, kurslar arasında çocukların yaratıcılıklarının kaybolmasına izin verirsek , yazık etmiş olmaz mıyız?

           Rekabetçi anne babaların ahkam kestiği zamanlardayız lakin unutmayın siz peluş ayıcığınızla koca galaksiye meydan okumuş insansınız. Ezberci , kopyala yapıştırcı zihniyetle mi baş edemeyeceksiniz.

               Unutmayın, her insan kendi masalını yazar ve yaşar...

       

18 Eylül 2014 Perşembe

Sizi en çok çocuğunuz şaşırtır!

Biz anneler, çocuklarımız ile ilgili endişelerimizden dolayı onların potansiyelini bazen göremeyebiliyoruz. Oysa hayata bir de onların gözünden bakmayı denesek.... Hayata çocuklarınızın gözlerinden bakıp, gülümsemeye ne dersiniz? Endişeleriniz onların yaşayarak öğrenmesinin önüne geçmesin…


Bir boomads advertorial içeriğidir.

12 Eylül 2014 Cuma

UĞURLU KANEPELER

       
        Uğurlu kanepeler, daha doğrusu uğur böcekli kanepelerle geçen hafta canım arkadaşım Emel'in evinde tanıştım. İlk gördüğüm anda aksesuar falan sandım, ama o da ne meğerse dünyanın en şık kanepesiymiş efenim bunlar. Şık olduğu kadar lezzetli bir o kadar da besleyici bu lezzete eminim kimse hayır diyemez. Hele çoğumuzun evinde minik adımlarla dolaşan'Ben Bunu Yemem Şunu Yemem' çetesi üyelerinin bile ağzı açık kalacak eminim. Aslında o gün sofrada çok çılgın lezzetler vardı ama, en şirinini sizinle hemen paylaşmak istedim.
         
            Peki Uğurlu Kanepeler Nasıl Yapılıyormuş,ellerine sağlık Emelcim sağolsun, tarifini bizimle paylaştı.
Malzemeler:
1 Su Bardağı Rendelenmiş Kaşar
1 Su Bardağı Ufalanmış Beyaz Peynir
1 Yumurta
1 Yemek Kaşığı Sıvı Yağ
Kepekli Tost Ekmeği

Yapılışı:
         Peynirleri, yumurtayı ve yağı birbiriyle iyice karıştırın. Kepekli tost ekmeklerini çay bardağıyla kesip, yuvarlaklar elde edin. Peynirli karışımı ekmeklerin üzerine sürün. Fırının ızgara ayarında 5 dk kadar pişirin. İşte bu kadar, geriye kalıyor süslemesi. Süslemek işin hem eğlenceli hem de en el oyalayıcı kısmı. Ama her güzellik biraz emek ister değil mi ?

          Süslemek için, kiraz domatesleri uzunlamasına ikiye kesin. Sivri kısımlarına bıçakla V şekli kesin. Siyah benekler için karabiber kullanın. Ama biberlerin yerini önceden bıçakla delerseniz işiniz daha kolay olacaktır. Uğur böceklerini zeytin ve nane kullanarak süslemelerini tamamlayabilirsiniz.

         Hafta sonu kahvaltısında yapmak üzere bu tarifi ben de favorilerim arasına almış bulunmaktayım. Aslında maksat, mutluluk olsun.  Keyifle , sevgiyle hazırladıktan sonra tüm sofralar uğurlu ve bereketli olacaktır, eminim.

     

4 Eylül 2014 Perşembe

DOWNTON ABBEY DOSYASI

       
           Downton Abbey tam dört senedir nasıl olduysa kalbimi bir türlü fethedememişti. Kasvetli bir şatoda geçen , asilzadelerin serçe parmak havada çay keyiflerini izlemek gibi bir niyetim yoktu açıkçası. Ama merak da etmiyor değildim hani. Yazın dizi sezonunun tatilde olmasından istifade ederek, başladım mavi kanlıların dünyasına göz atmaya. Önce muhteşem kostümler beni cezbetti , itiraf ediyorum.  Sonra , amanın iki haftada 4 sezonu tamamlamışım. Artık oturup kalkmam bile değişti yahu. Şapkasız, eldivensiz sokağa çıkamaz oldum ayol :) Hatta geçenlerde 'Ben Crawleygillere çaya gidicem' diye hafif bir şuur kaybı yaşamışlığım var.

           Hayatta aksiyonsuz dizi izlemem diyen ben, 5. sezonun yayınlanacağı 21 Eylül'ü iple çeker oldum. Downton Abbey 1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında bir malikanede yaşayan insanların hayatlarına mercek tutuyor. Kah bir Kont kızı oluyorsunuz, kah bir uşak, bazen de bir aşçı yamağı. Karakterler öyle detaylarına kadar işlenmiş ki, en umursamadığınız karakter bile bir anda bölümün kahramanı olabiliyor.

           Hani 80'li yıllarda 'Zenginler de Ağlar' diye bir Brezilya dizisi vardı. Aslında dizinin alt başlığı bu da olabilirmiş. Kont kızı olmak hele ne zor işmiş. Vay kimle evleneceksin? Ünvanı var mı? Arazisi var mı? Başta bu gibi sabun köpüğü dertlerle başlayan dizi, zaman içinde insanların iç yalnızlıklarına ve tutsaklıklarına da yer veriyor. En acı yalnızlığın kalabalıklar içindeki yalnızlık olduğunun altını özenle çiziyor Downton malikanesi.Hele son sezon, kalbime kalbime işledi.

           Özellikle evin hizmetkarlarının yaşam öyküleri Downton Abbey'i daha hissedilir kılıyor. Aşkları, geçim sıkıntıları, hayal kırıklıkları, mücadeleleri, hataları ile diziyi daha gerçek hale getiriyor. Geçmişte günümüze  sınıf ayrımcılığı, kadının sosyal statüsü gibi konularda da ne kadar yol alındığının da açık eleştirisi de gözler önüne seriliyor. Bir insanın dini inanışı, cinsiyeti, cinsel tercihi, renginin hala  ayrımcılık faktörü olduğu ortadayken 20. yy başlarındaki durumu varın siz tahmin edin.

           İnsanların duygularını anlatan kitapları, filmleri, dizileri çok seviyorum. Bundan 100 yıl önce yaşamış bir ladynin de  bir uşağın da hissettikleri çok ama çok önemli benim için. Utanmak, sevinmek, üzülmek, kıskanmak, nefret etmek, aşık olmak... tüm duygular, hepsi bizim için değil mi?

             İster bir şatoda doğ ister bir kulübede , hissettiğin kadar insansın işte.


Not: Vur patlasın , çal oynasınlı Downton Abbey Özel Dosyası karakter analizleri ile çok yakında yayında...