31 Ağustos 2013 Cumartesi

SONBAHAR, DAHA ÇOK KAHVE DAHA AZ UYKU

           
        Ve bir yaz daha 31 Ağustos itibari ile biter. Ne yazdı ama. Hem Dünya hem Türkiye hem de bizim hane açısından koşturmalı günler geçirdik bu yaz. Yaz  aylarının ateşli günlerinin sonbahar yağmurlarıyla dinmesi elbette tek arzum. Koskoca yaz nasıl geldi geçti elbette anlamadım. Anlayan da yoktur sanırım. İnsanoğlu rahata çabuk alışır ama zor vazgeçer.
          Yazın en büyük lüksü benim için erken kalkmamak oldu. Geç kalktım dediysem öyle 11-12 'lere kadar bir uykudan bahsetmiyorum elbette. Saat 9'da uyanmanın mutluluğu yetti bana. Evde iki tane 6-8'lik çocuk olunca kahvaltı misyonu yüzünden çok geç bir saatte kalkmam ne yazık ki mümkün olmadı. Ama, en güzel mutluluk evin içinde acele etmeden hareket etme özgürlüğü oldu elbette benim için. Bir de çocuklarımı her istediğimde öpüp koklama özgürlüğünü hiç bir şeye değişmem tabii ki.

        Bu yaz bizim için yoğun geçti demiştim. Önce 8 günlük İstanbul seferimiz ile Temmuz ayına başladık. Tabii gitmeden önce hazırlık safhası, dönüşte temizlik-düzen aşaması derken 15 gün İstanbul ile geçti. İstanbul özlemimi ne kadar yazsam o kadar az kalır ya. Hele eski dostum  Kadıköy  ne kadar çok özlemiş beni. 
       Sonra, Orhun'un hayatında önemli bir sayfa açıldı. Oğlum sünnet oldu. Tabii benim pamuk şeker gönlüm, eridi gitti bu süreçte. Neyse ki korktuğum hiç bir şey olmadı, gayet başarılı bir operasyon geçirdi kuzum. O'nun cesareti ve kararlılığı karşısında ben hepten duygusallaştım, koptum da koptum. 

        Oğlumun delikanlı tutumu karşısında iyice büyüdüğünü görmüştüm. Hemen yatak odasını yeniledik.  Daha genç ve sofistike bir çizgi belirledi beyefendi kendisine. Bu arada yılların yorgunu oturma grubuna da bir el attık. Onları da yeniledik. Halı, perde derken evin eksiklerinin asla bitmeyeceğini bir kez daha öğrendim.
         Benim tatil Eylül'de biter sanıyordum ama yanılmışım. Ağustosun üçüncü haftası bir kursa eğitmen olduğumu öğrendim. Neyse 4 gün sürecekti ama çalışmalara önceden başlamak gerekti. Neyse bu görevi de yerine getirdik. Aydınlık yüzler, güzel insanlar tanımış oldum bu kurs sayesinde.
         Denizsiz kalır mıyız, elbette kalmadık. Samsun'un havası müsaade ettikçe güneşlendik, denizlendik. 
        Tatil olsun ya da olmasın yaza doyulur mu? Sandaletli, dağınık saçlı ve az makyajlı hallerimi Pazartesiden itibaren özlemeye başlayacağım. Ama en çok bütün gün çocuklarımla birlikte olmayı özleyeceğim... Şu anda çalışan bir annenin vicdan azabına denk gelmiş bulunmaktasınız. 
          Daha çok kahve, daha az uyku. Ne diyelim hoşgeldin Sonbahar.

       
           

28 Ağustos 2013 Çarşamba

ÇOCUK YETİŞTİRİRKEN AYRIMCILIK YAPIYOR MUYUZ?

       
          Çocuk yetiştirirken anne babalar doğruları bulma telaşından kimi zaman hatalar yapar. Hata yapmadan çocuk büyütmek sanırım evrenin en büyük ütopyasıdır. Kimi hatalar o an canınızı yakar, bir daha yapmamaya gayret edersiniz. Kimi hatalar da sinsidir, kendini size hissettirmez. Doğruymuş gibi yanınızda durur, siz yaptıkça o daha da beslenir, büyür.  Örnek mi, cinsiyet ayrımcılığı.
           Bir çok anne baba çocuklarına cinsiyet ayrımı yaptığını kabul etmez. Çünkü cinsiyet ayrımı , bir cinsin diğer bir cinse üstün tutulması, belirgin biçimde ayrımcılık uygulanması olarak tanımlanıyor. Ne yazık ki toplumumuzda kadın olarak dünyaya geldiğinden dolayı ayrımcılığa uğrayan o kadar çok insan var ki.Kadına şiddet, kadın cinayetleri derken her gün gazetelerde bu ayrımcılıkla büyütülmüş erkeklerin vukuatlarını okuyor, için için kahroluyoruz.

        Peki, toplumun en küçük birimi aile , bu ayrımcılığa karşı nasıl bir rol üstlenebilir?
       Yatak toplama, kahvaltı hazırlama, toz alma  gibi ev işlerinde eşit rol dağılımı sağlamak ilk akla gelen elbette. Flört, harçlık, izin konularında da adaletli davranmak anne babaların takınacağı önemli bir adım olacaktır elbette. Cinsiyet eşitliği sadece çocuklar için değil, eşler için de geçerli olursa geleceğe dair güzel bir adım atmış olacağız aslında.
          
          Erkek veya kadın. Toplumun iki eşit gücü olduğu felsefesini gelecek nesillere neden aktaramayalım? Bu Dünya'nın düzeni değişmez deyip kafalarımızı kuma neden gömelim? Çocukları yetiştirirken üstünlük telaşları yerine anlaşma telaşlarına girsek ne güzel olurdu. 
         Rekabet, hırs, para, kariyer yeni değerlerimiz oldu bir anda. Aklıyla değil yumruğuyla , küfürüyle kendini ifade eden bir topluma dönüşürken çocuklara insanların eşit olduğundan hiç bahsedemez olduk herhalde. 
           Aile içinde birbirimize ayrımcılık yaptıktan, ötekileştirdikten sonra Dünya'yı eleştirmeyi hak ediyor muyuz sizce?

27 Ağustos 2013 Salı

TAŞLARIN TÜRKÜSÜNÜ DUYDUNUZ MU?


                               Deniz ve kumsal. Hayatımın iki sihirli kelimesi. Denize dair, kumsala dair ne varsa kabulümdür, başımın tacıdır. Martılar, midye kabukları, kum derken taşları da unutmamak gerek. Denizin karayla buluştuğu noktalar kimi zaman gözümüze çarpar taşlar. Kimi zaman ayağımıza takılır, kimi zaman aklımıza. İşte bu aralar ben taşları aklına takanlardanım. Kimisi koyun koyuna uzanmış, dalgaların tadını çıkarıyor. Kimi ise sırt sırta vermiş, dargın gibi. Bazı taşlar birbirine o kadar çok benzer ki, akraba olduklarına adım gibi eminim. Midye kabuklarının arkadaşı, sahilin yaramaz çocukları taşlar.
                  Kar gibi beyaz, gece gibi siyah. Bazen şeffaf, bazen de çizgili. Hepsi ayrı bir türkü tutturmuş denize karşı. Kimi acılı, kimi dalgacı.
                  

             Dolunaylı bir gecenin sabahında tüm sahil boyunda egemenliklerini tüm Dünya'ya haykırırken birden bir deli dalgayla yok olmayı tercih edebilirler. Taşlar, denizin Harley Davidson'lı çetesi. İhtişamlılar ve onlara sadece dalgalar hükmedebilir. 

             Kumsal gezilerimde gözlerimi denizden ziyade taşlara, midye kabuklarına dikerim. İllaki dokunacağım onlara. Avuç içimde sıcaklığını hissedecek, halini hatırını mutlaka soracağım. Sanırım bende bir arıza var diye yine düşünmeye başlayacağım.
                     Siz de kumsala gittiğinizde kulak verin taşların sesine. Bakalım size neler anlatacaklar...











23 Ağustos 2013 Cuma

FASÜLYE DİBLESİ YAPALIM MI?

            Karadeniz mutfağı için Dünya'nın önde gelen vegan mutfaklarından desek yalan denmez hani. Ege'nin otları kadar popüler olmasa da yaylalardan, derelerden, tepelerden toplanan çeşitli otlar yüzyıllardır hamarat annelerin elinden çıkıp sofralarımızı süsler. Çiğdem, madımak, kuzu kulağı, sirken, pazı, kaldırak, kırçan          ( melevcan) , kaz ayağı, ebegümeci benim ilk aklıma gelen enfes otlarımızdandır.

        Karadeniz mutfağının en sevdiğim tatlarından biri de elbette dibledir. (gerçi ben ona küçükken süslü pilav adını takmıştım ama). Dibleyi her türlü sebze ile yapmak mümkündür aslında. Patlıcan, lahana, fasülye benim en sevdiklerimdendir.
          Bugün annemin tarifiyle bir fasülye  diblesi yapmak istedi canım. Bu sağlıklı lezzetten siz de tatmak isterseniz, işte Fasülye Diblesinin tarifi;
 Malzemeler;
Yarım kilo taze fasülye ( enlemesine kesiyoruz)
1,5 su bardağı pirinç ( önceden yıkayıp, tuzlu suda bekletiyoruz)
2 domates, rendelenmiş
1 soğan
sıvıyağ
Tuz, karabiber, tarçın, kuş üzümü

       Önce soğanı sıvı yağda kavuruyoruz, daha sonra domates ve enine kestiğimiz fasülyeleri ekliyoruz. Tencerenin ağzını kapatıp, kızık ateşte fasülyelerin pişmesini bekliyoruz. Yaklaşık 15 dk. sonra fasülyeler istenen kıvama gelecektir. Fasülyeler piştikten sonra, tencerenin ortasında bir boşluk açın. Yani fasülyeleri kenara doğru çekin. Ortadaki boşluğa yıkayıp süzdüğünüz pirinçleri ekleyin. Daha sonra kenardaki fasülyeleri pirinçlerin üzerine doğru yerleştirin. Aman dikkat fasülyeler ezilmesin, pirinçler  kırılmasın. 1 su bardağı sıcak su ekleyin. Tuzunu ve kuş üzümlerini ilave edin. Ocağın ateşini hafifletin. Dible suyunu çekip demlendikten  sonra tarçın ve karabiber ekleyin. Tabii tarçını abartmamakta fayda var. Servise hazırız .
          Oh la la, hem sebzeli hem karbonhidratlı. İster misafir sofrasına ister akşam yemeğinin yanında. Hele et yemeklerinin yanında nefis bir yardımcı.
         Çocukluğumun süslü pilavını umarım sizler de beğenirsiniz.
         Afiyetle.....

10 Ağustos 2013 Cumartesi

ANİMATÖR ANNENİN DİZİ AJANDASI

     
         Her yaz tatili öncesi kendime söz veririm 'Daha çok kitap okuyacağım, daha çok yürüyüş yapacağım, daha çok film izleyeceğim' diye . Ama kendime verdiğim sözler konusunda pek istikrarlı olduğum söylenemez ne yazık ki. Yazın bitmesine az bir süre kala üzerimdeki bu tembel bulutları kovarım inşallah. Peki bu aralar neler mi yapıyorum;
        İki erkek çocukla yapılabilecek her türlü şebeklik başta olmak üzere evimizde her türlü animasyon hizmeti verilmektedir. Ayrıca evde bulundukları saatleri kovalama, zıplamaca, penaltı atmaca olarak geçiren çocuklarımın arkasını  toplama , ütü, toz alma, evi süpürme gibi atölye çalışmaları da işletmemizde mevcuttur.         'Annneeeh kek yapalım hadeeee' deyip , ortalığı yumurta ve una bulayan , yerlere kakaoları döküp saçan çocuklarıma karşı da budist rahiplerini kıskandıracak derecede sabır teknikleri geliştirmiş bulunmaktayım. Günlerimi gördüğünüz gibi animatör, temizlik şefi ve sabır gurusu olarak geçirmekteyim. Tabii bu durumda kültürel faaliyetlere pek zaman ayıramadığımı itiraf ediyorum. 
         Çok mu acımasız oldum. Tamam, ben de kendimce bir iki eğlence buldum kendime. İzlediğim yabancı diziler sezon finali yapınca , dımdızlak kalmamak adına yeni maceralara yelken açtığım doğrudur. 

     Yeni keşiflerimin arasında ilk olarak Under The Dome var. Stephen King'in romanından uyarlanan TV dizisi her bölümde yeni  yeni sıkıntıların sahibi olmanızı sağlıyor. Bana kalırsa ilk 3 bölüm biraz ağır ilerledi , bu yüzden pek tat alamadım. Ama 7. bölümündeyim ve meraktan ölmek üzereyim. Hatta kitabını alıp okusam mı diye düşünüyorum. Sonra bir köşede durup alıp henüz bitiremediğim kitaplarım aklıma geliyor , utanıyorum. Alt yazılı film, dizi izlemeyi severim ama Under The Dome gibi biraz karışık durumları olan dizilerde keşke dublajlı izlesem dediğim de oluyor.

       Bana göre yazın bombası, en özgün senaryosu 'Orange Is The New Black'. Kesinlikle altyazılı izlemekten zevk aldığım bir dizi. 10 yıl önce işlediği bir suçtan dolayı hapishaneye giren Piper'ın hikayesini kimi zaman eğlenceli kimi zaman ise hüzünlü bir pencereden izleyebilirsiniz. Dizide şok gelişmeler ve şok sahneler oldukça mümkün. Benim en çok hoşuma giden ise herkesin hikayesine bir dokunuş yapılması.  Bir hapishane dolusu kadın, hepsi farkı hikayelerin kahramanı. Flashback'lerle karakterleri daha iyi çözümlerken ,neden sorusunun cevabını buluyorsunuz . Hayat bir sinema filmiyse, herkes kendi filminin başrol oyuncusu değil mi? 


Bu arada Orange Is The New Black'in müzikleri de çok iyi seçilmiş. Başlangıç müziğine siz de kulak verin istersiniz. Regino Spektor- You've got time.


           Sırf meraktan izlediğim, ağır mı ağır ilerleyen bir diğer dizi filmim ise Siberia. Dizi, Açlık Oyunları olarak başlıyor. Survivor olarak devam ediyor. Konusu ilgi çekici ancak, bu kadar gizem bu aralar beni sıkmaya başladı. Konusuna gelince , bir TV şovu için yarışmacılar Sibirya'daki Tunguska bölgesine yerleştirilir. Gözden uzak bir bölgede kuralsız bir yarışma başlamıştır. Ancak 1908 yılında gizemli olaylar yaşanan bu bölgede geçmişin izlerine hala rastlamak mümkündür. Haliyle yarışmacılar teker teker telef olmaya başlıyor.   Maksat, zaman geçsin anlayacağınız. 

            Hem animatör, hem sabır gurusu hem de temizlik şefi olduğumu söylemiştim. Ama bir TV bağımlısı olduğumu da söylememe gerek kalmamıştır sanırım. Unutmadan bir de Dexter var elbette. Ama onun yeri başka, bambaşka...
         

6 Ağustos 2013 Salı

Blogger Okul Yolunda

       
            Her insanın hayatının unutamadığı anlardan biridir okulun ilk günü. Bloggerların da bu konuda söyleyecek eminim sözleri vardır diye düşündüm. Hepimiz farklı yıllarda birinci sınıftaydık . 70'ler, 80'ler, 90'lar hepimiz farklı zaman dilimlerinde aynı heyecanlarla okula başladık.  Birinci sınıfa başlarken yaşadığımız duygularımızı, anılarımızı ve fotoğraflarımızı bir araya getirme fikri aklıma geldi.  Okulda ilk gününüzü anlatan bir paragraflık yazı ve ilk gün resminizi bloggerokulyolunda@gmail.com adresine gönderirseniz evlere şenlik bir etkinliğe imza atmış olacaksınız.
       Etkinliğe katılım sayısını arttırmak için siz de blogunuzda ya da sosyal medya hesaplarınızda duyuru yapabilirsiniz. Ortaya ne çıkacak şimdiden merak içindeyim.
      Şimdiden Bayramınız kutlu olsun:)

twitter.com/esradan_dunyaya
http://instagram.com/ladyesrates
www.facebook.com/SuperPembe
bloggerokulyolunda@gmail.com

5 Ağustos 2013 Pazartesi

MAVİ KORSANLAR MAVİ HAYALLER


               Deniz ve çocuk. Birbirine en yakıştırdığım iki kelimedir. Hamiliklerimden bu yana hep denizle iç içe oldum ve çocuklarımın da benim gibi deniz delisi olmasını çok istedim. Sonunda isteğime kavuştum. Hele bu sene çocukların büyüdüğünü çok daha iyi anladım. Kendi başlarına iki kardeşin sahilde koşturmaları, denize Geronimoooo diye bağırıp bombalama atlamaları , kumlara sarılıp sarmalanmaları hedefime ulaştığımı gösterdi bana. Ama ben en çok sahildeki uzun yürüyüşlerimizi severim. Sahil boyunda yürürken kendimi define peşindeki korsan çetesinin kaptanı gibi hissederim. Küçük miçolarım ve ben dalgaların getirdiği en acayip deniz kabuğunu , en mutlu martıyı bulma telaşındayızdır. İşin doğrusu onlar doğanın mavi saçlarında yeni Dünyalar keşfetme peşindeyken ben de onları keşfetmenin derdindeyimdir. İşte yine böyle bir anda Ege'yi meraklı adımlarında yakalayınca sarıldım kamerama. Minik adımlarında ne büyük heyecanlar var, yakalamak istedim. Gidişleri, gelişleri, nefes almaları, gülmeleri ... biz anneler ne kadar çok şeyden mutlu oluyoruz diye düşündüm sonra. Hep güzelliklerini görelim, hep mutlu olalım.
         
                    En sevdiğim renktir mavi. Siz ona soğuk ve huzursuz dediklerine inanmayın. Kıskananların uydurmasıdır tamamen. Gövdesinde ateşten bir top tutan Tabiat Ana'yı serinleten atlas bir yorgandır mavi. Mavi deniz, mavi gök, mavi hayal....

                  Bu aralar güzel bebek müjdeleri alıyorum. Tabii en mutlu edeni ise erkek kardeşimin de abim gibi ikiz babası olacağı müjdesi oldu. Tüm anne baba adaylarına Allah'tan kolaylık diliyorum. Bebek bekleyen ve bebeği olan anne ve babalar için güzel bir uygulama haberi vermek isterim. Detaylara buradan ulaşabilirsiniz.
                   
       Mavi ve mutlu kalın:)
                

4 Ağustos 2013 Pazar

Aptamil Akademi'de yerinizi almaya hazır mısınız?

Bebeklerin güvenle beslenmelerine ve gelişimlerine katkıda bulunarak sağlıklı nesiller yetiştirme amacıyla yola çıkan Milupa Aptamil, 29 yıldır bulunduğu Türkiye bebek beslenmesi pazarının lideri olarak, şimdiye kadar gerçekleştirdiği seminerlerle binlerce anneye bebek beslenmesi konusunda bilgilendirme yapmıştır.

Aptamil Akademi ile anneler ve anne adayları, hamilelikten bebeklerinin 36 ayına kadar geçen sürede bebekler ile ilgili en çok merak edilen; gerek bebek beslenmesi, gerek bebek bakımı, gerekse bebeklerin yaşadığı sağlık problemleri ile ilgili tüm bilgileri konunun uzmanlarından öğrenme ve izleme fırsatı bulacaklar.

Bebek beslenmesi alanındaki yüzyılı aşan tecrübe ve uzmanlığın ışığında bebeklerin en doğru beslenme olanaklarına ulaşabilmesini birincil önceliği olarak gören Milupa Aptamil, hazırlanan dört farklı bölümle  hamilelik, 0-6 ay, 6-12 ay ve 12-36 ay bebekler için bilinmesi gerekenleri uzmanların anlatımıyla görüntülü olarak annelere ulaştırıyor. Her videonun sonunda ise anneler kendileri için iki farklı soruyla karşılaşacaklar. Her bölüme ait soruları doğru olarak yanıtlayan anneler ise Aptamil Akademi sertifikasının sahibi olacak.

Bebeklerin en hızlı geliştikleri ilk yıllarında annelerin doğru bilgilerle bebeklerinin beslenme ve bakımını yapmasının önemini vurgulayan Milupa Aptamil, Aptamil Akademi ile bebeğini en iyi şekilde yetiştirmek isteyen anneleri http://www.milupa.com.tr/aptamil-akademi adresine bekliyor.

Milupa Aptamil’i sosyal hesaplardan takip edebilirsiniz:

https://www.facebook.com/milupaannebebekkulubu
https://twitter.com/milupatr

Bir bumads advertorial içeriğidir.